KENDİME DÜŞÜNCELER

    Masaya oturduğumda kendime, "Uzun zamandır blog yazmıyorsun, bugüne kadar sende olan bitenleri şöyle bir toparlayıp bakıver" dedim. Yaşanmamışlıklar, ertelediklerin, ruh ve bedene vaktinde alamadığın şeyler misali insanın kapısına dayanan alacaklılar gibi bir şeylerle geriye bakmak.

   "Huzurum sahiden yerinde" desem veya "Huzursuzum" desem, her ikisini de hangi argümanlarla açıklayacağım? Benim bu hallenmelerimi dikkate alan var mı ki. Bu bir soru değil, söyleniş. Bir mahkeme bir çocuğun... yetiştirilmesiyle ilgili... herhangi bir hususta karar verirken öncelikle "çocuğun refahını dikkate alacaktır," der çocuk yasasında bir madde. Başkalarının dikkati bende olmalı bu durumda. Fakat kendim kendime hangi dikkatte ve ne haldeyim?

   Karşıdaki inşaat vinç operatörü her gün birkaç defa kule vince inip çıkıyor, yükleri evlerin arasındaki yoldan alıp inşaatın içine taşıyor. Sabahtan akşama haftanın beş günü bu böyle. Karşı kaldırımdan hastaneye çalışmaya giden genç kadınların bisiklet üstünde ve yaya adımları sabahın erken saatinde yüzlerini seçemeyecek kadar hızlı akıyor. Bahçemizde ülkedeki arılar ölmesin diye ilaçlama yapılmadığından sivrisineklerin bolluğundan iki yıldır bahar ve yaz aylarının en güzel güneşli günlerinde eve kapanıyoruz iyi mi. Son bir hafta birbirine sınır dört ülkede tatil yapıp insanlarına bakınıp durdum da ne oldu... Bunlar da söyleniş işte.

   Sevdiğiniz biri sizden nefret etmeden önce siz tez davranıp kendinizden nefret etmeye çalışmayın. Bu cümle beni rahatlatıyor, çünkü antik masallardan gelen kişisel gelişimin ilk basamağında söylenerek omurganızda ana direk oluşturur bu söz. İroni maskeli küçümsemeleri, gizli rekabetteki arkadaşları, hatta sabotajcıları, cephe gerisinde yığınak yapan karaktersizleri, ilgi gösteriyormuş gibi kontrol yapanları size tanıtır. İsterseniz bir daha okuyun. Bu yüzden yaşamınızda "ayık" kalmalısınız.

   Bir sürü alaycı şakalarla, masum esprilerle veya başarılarım hakkında konuşulanlarla geçmedi zamanım. Çoğu zaman hayatımın her bir yönü aynı kapıya çıkıyor; "Ne güzel de başarmışlar, istesem ben de şu içimde kopan dalgalanmaları o kıyılara vurur ve arzularımı onlar gibi gerçekleştiririm..." diyerek kolaylığa kaçtığım çok şeyi hatırlıyorum. Ya bir vitrinden birinin yaptığının fotoğrafını çekip, ya bir kitapta gördüğüm bir resmi, ya da bir mimarideki bütünsel ayrıntıyı gözlerimle yakaladığımda, "masada benzerlerini yapabilirim yani" diye hevese sokmuşumdur kendimi. Böylece telefonun resim arşivinden iki binden fazla resim bana bakar ben de onlara. Hakikaten de elime kalemi, boyayı alsam biraz soyutlaştırarak da olsa çizip boyayabilirim. Çizmek, resim haline getirmek elimden gelir hani.

   Fakat yapmışlığım, bir kağıt üzerinde bir çiziğim olmuş mudur, koskoca bir hayır. Bu acı verse de, acıya da alışıyor insan, sorumluluk duymamayı doğru buluyor bir zaman sonra. Çünkü zihnindeki baskıyı atlattığına seviniyor. Kötü alışkanlıklara devam... Ne büyük aldanış! 

   İyi bir haber paylaşmaya gayret ediyorum; kendimi takdir etmeyi arzuluyorum; kişisel bir başarı aranıyorum. Bu bir yansıtamama, çaresizlik biçimi. Bir kişi kendi güvensizlikleri ve hayal kırıklıklarıyla baş edemediğinde bunları başkalarından çıkarma eğiliminde olur ya, ben yine kendi içime dönerek her defasında kollarımı, erkeklerden ziyade en çok yalnızlığa gömülen kadınlar yapar deniyor, kendime kavuşturuyorum. 

   Böyle belirleyici anlarda, odaklanılan durumda önemli bilgiler atlanır, unutulur. Sanmayın öyle oldu. Mekanik destek, yüzeysel destektir. Bu bilinçle, kuşkusuz işin ruhuna inmek lazım. Ortada koskoca bir "kötü alışkanlıklarda kalarak oyalanmam" var. Bu blog bununla ilgili olacak. 

   Bir İtalyan kasabası sanatçılar sokağında gezinirken vitrinde gördüğüm bir resmi daha incelemeden hemen cep telefonunun hdr pozlamasına güvenip biri iki açıdan çekimi yaptıktan sonra, resmi incelemeden yürümeye devam ediyorum. "Evde bakıp bu resme öykünerek ben de güzel bir resim ortaya çıkarabilirim" deyip, resmi inceleme zevkinden kendimi mahrum bırakıyorum. Üstünkörü bir davranış alışkanlığı! Peki, evde işin devamı geliyor mu, asla. Vitrinin önündeyken orada kendimi yüceltmiş, resmi küçümsemiş, hatta "bu ne ki" demişim gibi oluyor. Tamam, an'ı yaşama, buna karşısın da, hiç olmazsa oradayken resim çekmeden önce renkleri bir incele, perspektifi bir yakala, heyecanı kalbinde duy. Bunlar var mı, yok. Müzelerde de, açık alanlarda da, ormanda da cep telefonunu kaldır, çek ve hızla uzaklaş. Hatırlayamamakta bu nedenle bir sorun var. Sonra da, "tüketim toplumu" deyip at kabahati başkalarına. 

   Geçenlerde Hendaye diye bir yerde birkaç günlük tatilde idim. Gönülsüz gittim. Kıyıda sörf yapan on beş yaşından yetmişine kadar insan dalgaların üstünde kalabilmek için çabalayıp duruyordu. Dalgalar ard arda gelmediğinden dakikalarca suyun içinde elinde surfboard/sörftahtası bekleyenlerin hallerine baktıkça, "bu da iş mi yaa" dedim kendime. Te uzaklardan panelvan arabalarıyla gelenler de var, arabada sabahlamışlar, soğumuş ne nevaleleri varsa ılık kahve ile midelerine birkaç şey atmışlar, hani hepsi de fit, bu biraz kıskandırıcı olsa da yuvarlanmış vücudumla yine de kendimi iyi bularak hızla yanlarından geçiyorum. Araba içinde giyinenler de var, görüyorum, dışarıda erken spora kalkanlara aldırmadan bir külotla kalarak üstlerine siyah, domuz derisi kalınlığında özel tulumlarını giyenler de var. Yeni geldiğim bu beldede çok şey benim hayatımın epey dışında. Mesela yerel pazarda hem Fransızlar hem de İspanyollar vardı. Alışverişi bir ihtiyaç gibi değil de, sanki İzmir kordon boyu sevdikleriyle eğlenerek, köpekleri yanlarında gezinerek yapıyorlardı. Pazarın bir tarafında kurulmuş çadırlarda okyanus canlılarının yaşamının bilinmez yönlerini genç öğrenciler anlatıyor; başka bir çadırda bitki köklerinden balıklara temiz su üretimi canlı gösteriliyor; başka bir köşede yöresel yemekler tanıtımı vardı. Ev yapımı ekmekler dışında kişisel kullanıma uygun deri ve örgüler çok başarılıydı. Çocuklu ailelerin deniz kıyısında top oynadıklarını, bazılarının pazardan ellerine aldıkları kurabiyeleri yalınayak sahilde gezinirken yediklerini gördüm. Hikayeye düşecek pasaj çoktu. Küçük cep defterim yanımda olmasına rağmen not almaya üşendim. İyi mi ya! Sonra da evde boş boş şeylerle oyalan dur, etrafı da "canım sıkılıyor" diye rahatsız et.

   Kim ne yapıyorsa, yaptığı işte "başkalarına iyilik var mı" diye arıyordum. Eğer bunu sırf kendileri için yapıyorlarsa, benim için, tamam, önemli idi elbette, ama başkalarına faydası neydi diye zihnim kıyaslamaya gidiyordu. Eğer, başkasına dolaylı da olsa yardımı yoksa burun kıvırttırıyordu iç sesim. Kötü alışkanlıklarda kalarak oyalanma diye buna, bu davranışıma diyorum. Her fırsatta bireyi ve bireyin entelektüel kimliğini öven biri olarak neden kendisinde, kimliğinde, benim ona yanaşmam için "en büyük iyiliği yapmasını" arıyordum? Hayat böyle mi, ben böyle biri miyim... 

   Unutkanlık baş belası! Cengiz Aytmatov'un "Cemile" sini okurken, daha ilk sayfada, "tablonun derinliğinde solgun bir sonbahar göğü görünüyor..." derken, arkasından gelen yetmiş beş sayfa bunun üzerine kurulmuş, kitap bittiğinde Cemile ile kaçan sevgilisinin adını o kadar düşünmeme rağmen, en az yüz kez dilim tekrar etmesine rağmen hatırlayamayışım kahretti beni. Kendimi ayıplayarak kitabı ikinci bir kez daha okuma ihtiyacı duymuştum. İnsanları seyre daldığınızda kendinizin beceremediklerinin eleştirisini başkaları üzerinde yaptığınızda hafiflemiş oluyordunuz. Cemile'nin sevgilisinin adı neydi, neydi? Adam gibi okusana kardeşim elindeki şu ipince kitabı! Kendine dememiş miydin, "günde kırk sayfadan fazla okuma, hatta pasaj bitince yerinden kalkmadan bir kez daha oku, ikinci okumanda bazı cümlelerin altını çiz..." Bunu yaptın mı, tabi ki her zaman değil.

   Kötü alışkanlıklar, yani üstünkörü yaşama; okumada, yazmada, görmede, ne iş yapıyorsak orda var. Mutfakta bir yemek yaparken bile balığından etine kadar, tencereye yağı koymayla, hatta önce tencereyi ısıtıp mı yağı koymak gerekiyordu; et veya kıymayı ayrıca kavurmak; salçanın yanık kokusunu aldıktan sonra sebzeleri sırasıyla kavurmak ve en son yemeğin sıcak suyunu az az ilave etmek; kimisinin dediği gibi baharatın ardından yemeğin tuzunu son beş dakikada atmak... İşin doğrusunu ölene kadar öğrenmek niye zor? "Herkesin doğrusu kendine" diye bir şey var. Bir de "Doğru bir tane değil ki" diyenler var. Hiç de öyle olmayabilir. Doğruya yaklaşabilirsin, argümanların vardır. Bana göre, sana göre diye gider mi bir şey. Lavuk gibi durursun ortada o zaman şahsına münasır düşüncelerinle. 

   Üzerimdeki kötü alışkanlıklarda oyalanmalarımı sayıyorum ya, devam edeyim. Her gün duş yaparken saçlarını kaşıya kaşıya yıkadığında saç diplerindeki faydalı koruyucu yağları löp löp köpük gibi duş teknesinden gidere salmak ne kadar anlamlı? Ya da çorap kirli mi diye hafiften bakterilerini koklamak; yemek pişirirken müzik dinleyerek aç karnı bir iki kadeh şarabı boş mideye yuvarlamak. Ama biraz önce beş yüz gramlık karnabaharı yıkarken yirmi litre soğuk su akıttın; kafan ülkeni soyanlarla meşgulken odayı dolduran mis gibi yemek kokusunu kaçırdın; yoldan geçen slav kadınlarına iç çektin; aklına birden Danyar diye isim geldi, onu nereden hatırladığını bulamadın; her defasında tatilleri not edeceğin bir defterin olmasını her defasında tatilin ortasındayken hatırlayıp bir defter edinmeyi kendine söz vermişliğin vardı... Neyin farkındalığını tam zamanlı edindin ve eyleme döktün? Her şeyin tadını kendime ait tuhaf alışkanlıklarınla bozduğunda, yerinde kavrayamadığına göre, daha anlatamayacağın birçok düşüncenden dolayı için kararırken, kendini Albert Camus'un "Düşüş" ündeki büyük hayvanlara özgü hak sahibi gibi yaşadığına kanaat getirip, etkili insanların pek azının tamamen ahlaki bir yaşam sürdürdüğüne inanmak da istemiyorsun doğrusu. 

   O zaman ne yapıyorsun, diye sorarlar. Elli iki yaşında mesleki işinden el çekip kendini gezgin moduna sokmuşsun, artık düzenli, zorunlu "İşe gidip geliyorum" da yok ortada. Hem işe gidip gelsen n'olacak, bu mu bütün hikayen. Kavranamaz olan bu mu? Yiyorsa gitme. Doğsaydın varsıl bir ailede. Orda çakılıp kalmak mı lazım. Mesele, birkaç karpuzu taşımak bir koltukta. Onlarca yılı uyuşuklukla, kararsızlıkla, ha şunu da göreyim, ha şunu da gezeyim, ha şurada da bir olayım derken, kendine ait kaynaklarını etkili kıldın mı, başka bir soru da bu. Nelere odaklandın? Kendi üzerimden gidersem, dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmede önemli şeyler yaptığımın bilinciyle hallenmelerimden memnunum. Bunu daha da pekiştirmek için gençlere kızmalarım var. Adlarını "z" kuşağı olarak anarken, sorunlarının ne yerelde anladıklarını ne de küresel, ortada sıçan gezindiklerini söyleyip duruyorum. Geleceğe dair iyimserliğimi elimden aldıklarına kızıyorum. Bu da başka bir aydınlanmayı getirdi bana; "Benden öğrenecekleri ne var bende?" dedim kendime. Onlara destek olacak hangi maddi desteği planladım, hangi eylemlerinde omuz omuza sokakta oldum, mesela organ bağışına nasıl bakıyorum, özetle onların gelecek eylemlerine etki etme şansım ne kadardı da ne kadarını verebildim?.. "Valla iyi kitap okuyorum, kendi hallenmelerimi yazıyorum, dağa bayıra takılıyorum, hayat zati zor, ölümü atlatma peşindeyim, zati Avrupa insanları kötü, en iyisi biziz..." teraneleri. Etik değer olarak böyle mi teşekkür edeceğim dünyaya?

   Kötü alışkanlıklar zihinde. Hesapsızca yaşanıyor. Çok kolay sürdürülebilir bir şey. Her hafta kendimizi iyileştirebileceğimiz veya kurtaracağımız halde buna fırsat tanımıyoruz. Bunu bilmek yıkıcı. Bakın, üzerimden atmak için nasıl da genelleştirdim! -Meli, -malı diyerek üzerimden atma yerine kafa yorup tercihleri eyleme dökmem şart. Geç mi, evet geç. Zaman var mı yine de, evet var gibi. Yani, her aydınlanmada ışığı hemen kapatmak yerine, üzerinde durmakta büyük fayda var. Ne dediğimi anladınız.

   Kendime, eğer "etkili bir birey olarak yaşamak" istiyorsam, Peter Singer'in kitabı "En Büyük İyilik" ten bir kez daha aşağıdaki alıntıyı anlatmam gerekecek. Ne demişti...

   "Etkili insanlar şöyle şeyler yaparlar: 1. Mütevazi bir hayat yaşarlar ve gelirlerinin büyük bir kısmını-genelde geleneksel ondalıklarından ve onda birlik bölümlerinden çok daha fazlasını- en etkili hayat kuruluşlarına bağışlarlar. 2. En etkili hayır kuruluşlarının hangileri olduğunu araştırır ve başkalarıyla tartışırlar veya diğer bağımsız değerlendirici kuruluşların yaptığı araştırmalardan yararlanırlar. 3. Bolluk içinde yaşayabilmek için değil daha fazla iyilikte bulunabilmek için en fazla geliri kazanabilecekleri kariyerleri seçerler. 4. Şahsen veya çevrimiçi olarak başkalarına bağışlamayı ve vermeyi anlatırlar, böylece etkili olma fikri yayılır. 5. Hiç tanımadıkları birine böbrek, kan ve ilik bağışı yaparlar." 

   Aile çevresinde birkaç ölümlü olayın ardından birkaç da bayağı ciddi hastalığa yakalananlar oldu. Şapkamı önüme alıp düşündüğümde ne kendime ne de başkalarına "zamanında" yeteri kadar etkili olmadığımı düşündüm. Bu arada son iki aydı altı ülkeyi gezdim ve yaşamın sokaklarında akışına tanık oldum. İçinde olmam gereken alanın sosyal bağları güçlü eylemde olan insanlar olduğuna bir kez daha karar verdim. Git onları ara bul! Istırap ve acılar önemsenmez olamaz. Taşı toprağı hadi geçelim, bitkilerin ve insanların acılarının da önemli olduğunu idrak edemeyen milyarlarca insanla birarada iken, günümüzde insan tek başına "yırtmaya" odaklanmış, yavaşlık ve sorumsuzlukta benim gibi kalakalmış görünebiliyor. Kimliğiniz üzerinde düşündüğünüzde, bunlar sizi yere çakan şeyler olmasına rağmen, uzun süre üzerinizde taşırsanız, aynı zamanda sizi içinize hapseden, oraya çivileyen şeyler de olabiliyor. Uyanmak lazımsa uykuda kalmamak şart. Bütün toplum adına, sağlıklı toplum adına zamanında uyanmak ve eylemde kalmak önemli. Zihnimdeki döngü kendimin "işlevsiz" olması, kendime öyle görünür olmam. Yazı bu sıkıntının ürünü.

   Sevgi dolu olmak yetiyor mu, çocukları sevgi dolu ailelerde büyütüp sokağa salmak yetiyor mu, onların 7/24 dünyada neler yaptıklarını anlayacak kadar yetkin miyiz?.. Herkesin mutluluk arayışının ve acılarının eşit olmadığını elbette bilirim. Yine de yarından tezi yok bir çok insanın, "Ben ne yapmaktayım?" diye kendine sormasında fayda var diye umut etmek isterim. 

   Daha, "kavranılmaz olanla baş etmek" üzere yolculuğumuz var. Kendimize gelemez isek, bu gücü nerelerden toparlayacağız... Bu tekno çağda zamana ayak uydurmak gittikçe zorlaştı, yaşamaktayız da. Salt "eylemlerde arıtılmış güzellik" arayanların işi zor. Ben belki de gittiğim her yerde bunun peşinde olarak içimde bir yanma duydum ve yazıya oturdum. 

  On üç Ekim iki bin yirmi altı. İkinci ergenliğimizi kutsayarak, dünyadaki mutluluğun bir parçasını temsil edebiliriz inancıyla kendimizi terk etmiş veya edilmiş görünmemek adıyla, ileri yaşların bebeklik döneminde emeklemeyi yeniden öğrenebiliriz umuduyla. 

   Saygı ve sevgiyle. 

   

   

   

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KENDİME BAKABİLDİĞİM ORANDA ALEMDE HER ŞEY TANIDIK

KOLEKTİF VAROLUŞ SALATASI ve SIĞINMAK

UYUM SAĞLAMANIN VERDİĞİ DEHŞET SONUÇ