NIETZSCHE AĞLADIĞINDA
Friedrich Wilhelm Nietzsche 
10 Mayıs 1999 yılında aldığım, Irvin D. Yalom'un 'Nietzsche Ağladığında' romanını biraz okuyup öylesine bırakmışım. 18 Şubat 2022 tarihinde tekrar kitaplığımdan çıkardım masama. Bu kadar geç kalmış olmayı kendime yakıştıramadım. Bu filozof, besteci ve yazarın mutlaka söyleyecekleri bir şeyler vardı ve ben çok uzak kalmamalıydım. Kitaplığımda bu kitabın önünde durmamı, geçenlerde Strasbourg'da saaf gibi bir mekanda kitapları karıştırırken Nietzsche'nin hiç görmediğim bir resmini gördüm, uzunca baktım, kitabı satın aldım, evde koydum rafa. Bilinçaltıma girmiş olabilir bu isim, öyle de oldu sanki.
Kitapta geçen isimleri okumamın 175. sayfasına geldiğimde araştırma gereği duydum, çünkü hepsi de gerçek kimlikleriyle duruyor gibi bir his uyandı içimde. Evet, bu kitap Nietzsche'nin hayatından bir kesitti. İngilizceden çeviren: Aysun Babacan. Bendeki 6. Baskı. Kitap toplamda 342 sayfa. Kitabın arkasındaki fiyat 2.800.000 TL.
Bugün Pazar günü. Ağır bir okuma günü geçirmekteyim. Ama kitap beni dürtüyor; yaz, defterlerinden birine yaz, fikirleri yorumla... diye. Ben de Blog yazmaya karar verdim. Ben buraya sayfalardan bazı alıntıları, Nietzsche'nin ağzından çıktıklarını bold yazı ile alacağım. Kurgulamalarımla iç içe olacak bu yazılar. Kitabı okudukça alıntılarımı da ekleyeceğim.
Nietzsche, kendi 'gerçeğini' söyler, bunu inandığı bir temele indirir ve şiddetle savunur. Okumalarda bunu gördüm. Fikrinizi değiştirmeye uğraşmaz. Ne kadar anladığınız kendinize kalmıştır veya kabul edip etmemek. Eğer, başka fikriniz varsa, karşı fikrinizi söylersiniz. Nietzsche cevapsız durmayacaktır, yine esaslardan ve temellerden, gerçeklerden yanıtını verecektir. Öyle de değil, gerçeğin tam içindedir zihni ve bedeni.
Belirsizlikle güçlenmiş aktif bir yaşam var. Bu belirsizlik bizde, kendisinde ise bu çoktan halledilmiş, net. Bizim düşüncelerimizde açmaz var, bu açmazlarla her gün, her olayda yüzleşiyoruz. Nietzsche'de açmaz da onun ağzından dökülen kavramsal kelimelerden ya da sorularından anlıyorsunuz ki, bu konu da halledilmiş. Kaçınılmaz durum yok yani. Bilmeme yok.
Beni bu yazıyı yazmaya iten en kuvvetli duygu bu sanırım. Bu bilmeme durumunun beni canlandırdığını, belirsizliklerle dost oldukça, belirsizliğin sunacağı armağanların olduğunu görüyorum. Oğuz Atay'ın da bir ara 'Artık Yaşamak İstemiyorum' adlı eserinde de "... Onların istediği gibi yaşamak istemiyorum." derken bir sürü gerçeklerini anlamakta güçlük çekiyordum. Her iki yazarda da gördüğüm koskocaman 'ümitsizlik' ti.
Niceleri kendi zincirlerini çözemezler de, dostlarının azatçısıdırlar. Ve ikincisi, Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz? alıntısı vardır kitabın ilk sayfasında Böyle Buyurdu Zerdüşt eserinden. Şen Bilgi ve İnsanca, Pek İnsanca kitapları da var.
"Kitapları çabucak masanın çekmecesine sokup Nietzsche'yi karşılamak üzere Dr. Breuer ayağa kalktı. Profesör hiç de Lou Salome'nin tarifine uymuyordu. Tavırları çok kibardı; boyu 1.75 kadardı, kilosu 60-65-70'di. Bu bedende maddesel olmayan tuhaf bir şey vardı, elinizi uzatsanız delip öbür tarafa geçecek gibiydi. Asker elbiseleri gibi ağır, siyah bir elbise giymişti. Ceketin altına giydiği kahverengi köylü kazağı, gömleğini ve leylak rengi kravatını neredeyse tamamen kapatıyordu. El sıkıştıklarında Breuer Nietzsche'nin soğuk tenine ve elini gevşek tutuşuna dikkat etti."
"Nietzsche iddiasız görünümüne karşın varlığını çok güçlü hissettiriyordu. En çok dikkati çeken güçlü kafasıydı. Özellikle dikkat çeken açık kahverengi gözleri, olağanüstü keskin bakışlarıyla çıkıntılı göz çukurlarının derinlerine yerleşmişti. Lou Salome onun gözleri için ne demişti? Bakışlarının adeta gizli bir defineyi korumuşçasına içeriye baktığını. Evet, Breuer bunu görebiliyordu. Hastasının parlak kahverengi saçları özenle taranmıştı. Dudaklarının üstüne ve ağzının iki yanına ve çenesine bir çığ gibi düşen uzun bıyıkları dışında yüzü tıraşlıydı."
"Nietzsche'nin sesindeki yumuşaklık şaşırtıcıydı: Kitaplarındaki sesi çok güçlü, cesur ve otoriterdi, adeta haykırıyordu. Breuer etten kemikten Nietzsche ile kağıt kalemden Nietzsche arasındaki ayrılığı tekrar tekrar ferk edecekti."
"Bütün hayatım bir yolculuk haline dönüştü; bense tek yuvamın, her zaman dönebileceğim ve en iyi bildiğim tek yerin hastalığım olduğuna inanmaya başladım."
"Sizin de belirttiğiniz gibi Profesör Nietsche bu kusursuz insanların gözlemlerini ve sonuçların göz ardı etmek akılsızlık olur, ancak işe onlarla başlamam benim için büyük bir dezavantaj. Bu kadar yetkin, bu kadar saygın fikir ve değerlendirmeler insanın yaratıcı sentetik güçlerini baskı altına alır. Aynı nedenlerle bir oyunu izlemeden ve kesinlikle değerlendirmeleri okumadan önce kitabını okumak isterim. Kendi çalışmalarınızda siz de bunu keşfetmediniz mi?"
Nietzshe, Basel'de Filoloji profesörü oldu. Sokrat öncesi filozofları inceledi. Onlar sayesinde orjinal metinlere inebildiğini Dr. Breuer'e söyler. Yorumcuların insanı her zaman aldatabileceğini, ama bunu bilerek yapmadıklarını, onların kendi tarihsel çerçeve bilgilerinin dışına pek çıkamadığını, yani onların otobiyografik çerçevede kaldıklarını söyler.
"O zaman... siz kendi çalışmalarınızda aynı sınırlamadan nasıl kaçabiliyorsunuz" diye sorar. "Sınırlamaya bir tanım getirmek gerek. Sonra da kişinin kendisine uzaktan bakmasını öğrenmesi gerek; bazen, maalesef, hastalığımın şiddeti görüş gücümü bozuyor olsa da." diye cevaplar Nietzsche.
"Nietzsche'nin rahatsızlıkları: Korkunç baş ağrıları; durup dururken mide bulantıları; baş dönmesi, denge kaybı, iğrenme, kusma, iştahsızlık, yemeklerden tiksinme; ateş, gecede 2-3 kez çamaşır ve pijamalarını değiştirmesine yol açan sırılsıklam terlemeler; zaman zaman genel kas felçlerine yaklaşan halsizlik nöbetleri; gastrit spazmları; hematemesis; bağırsak spazmları; şiddetli kabızlık; hemeroid ve bütün hareketlerini engelleyecek kadar ağır göz rahatsızlıkları; göz yorgunluğu, göz bulanıklığı, görüş kaybı, gözlerde sulanma ve acı duyma, özellikle sabahları ışığa karşı aşırı hassasiyet... Genellikle baş ağrılarından hemen önce gözlerin önüne gelen kıvılcımlar, geçici körlük; önüne geçilemeyen uykusuzluk; geceleri giren kramplar; genel bir gerilim hali ve ruhsal durumunda çabuk ve nedensiz değişimler."
"Nöbetler gelmeden bir gün önce kendimi son derece iyi hissettiğim zamanlar oluyor, artık bu hissen tehlikeli derecede iyi olduğunu düşünmeye başladım... Ama bazen, özellikle birkaç gün süren nöbetlerden sonra kendimi dinlenmiş, temizlenmiş hissediyorum. İçim enerjiyle dolup taşıyor. Böyle zamanlarda içimi bir coşku kaplıyor, harikulade bir sürü fikir beynime hücum ediyor... Sonra da irade gücüyle bu ağırlığın üstesinden gelmeye çalışıyorum."
"Benim de kara dönemlerim vardır. Kimin yoktur ki? Ama ben onlara sahibim, onlar ana değil. Onlar hastalığımla değil, benim varlığımla beraberler. İsterseniz şöyle diyelim. Onlarla beraber yaşama cesaretini gösterebiliyorum."
"Yaşamımda yer alan önemli olaylar ve değişiklikler beni fazlasıyla meşgul ediyor. Fakat geçtiğimiz yıl 117 gün tamamen, yaklaşık olarak 200 gün kadar da kısmen elim kolum bağlı kaldım; daha hafif baş ağrıları, göz yanması, mide ağrısı veya bulantılarla... Son birkaç yılı düşünürsek, iki haftadan uzun süreyle sağlığımı koruyabildiğim zamanlar çok ender oldu. Öyle ki bunların hepsini tek tek hatırlayabilirim."
Dr. Breuer, "Böyle bir durum, insanın yaşadığı sürenin çoğunda işkence çekmesi, yalnızca birkaç gün kendini iyi hissetmesi, acıyla harcanan bir yaşam; ümitsizlik tohumlarının filizlenmesi, yaşama amacına karamsar bakılması için elverişli bir ortam gibi görünüyor" dedi Nietzsche'ye.
"Bunlar, Dr. Breuer, şüphesiz bazı insanlar için doğru, belki de çoğu insan için -bu noktada tecrübelerinize tabiyim- ama benim için değil. Ümitsizlik? Belki bir zamanlar vardı, ama şimdi yok. Benim hastalığım bedenimin sınırları içinde, ama o ben değil. Ben bedenim ve hastalığımdan oluşmaktayım, ama onlar demek ben demek değil. Her ikisinin de üstesinden gelmek gerekir, fiziksel olarak olmuyorsa, metafizik olarak... Yaşamımın bir niçini var, nasılına da tahammül gösterecek güce sahibim. On yıllık bir yaşam amaçlıyorum, bir misyonum var. Burada -şakağını göstererek- kitaplara, neredeyse bitmiş yalnızca yazılması kalmış kitaplara gebeyim. Bazen baş ağrılarımın, beynimdeki doğum sancıları olduğunu düşünüyorum."
Dr. Breuer, bayan Solome'nin verdiği mektuplarda onun intihar etmeye eğilimli olduğunu okumuştu. İlk konuşmasında şöyle düşünür: "Yoksa intihara zaten kararlı olduğu için mu şu anda ümitsizlik taşımıyordu? Breuer daha önce de böyle hastalar görmüştü. Tehlikeliydiler. İyileşmiş gibi görünürlerdi, hatta bir bakıma iyileşirlerdi de; melankolik durumları hafiflerdi; bir kez daha yer, içer ve gülerlerdi. Ama bu iyileşme aslında ümitsizlikten kaçmanın yolunu artık bulduklarını gösterirdi: Ölüme kaçış."
Nietzsche'nin sinir sistemi güneşe, kuru ve dingin havalara muhtaçtı. Bu nedenle İtalya'ya giderdi. Keşke Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını coğrafi imkanlar açısından tanımış olsaydı. Belki burada ona bağlanan az miktardaki üniversite maaşıyla rahat rahat geçinirdi. Ama dil problemi ve yıl 1880'ler -Atatürk'ün doğduğu yıllar- de Osmanlı ne durumdaydı bir yabancı yaşamı için. Tabi, tedaviler... Boş bir düşünce benimkisi galiba.
"Acaba Nietzsche sabit fikirli bir hastalık hastası mıydı? Breuer o sıkıcı, sürekli kendilerine acıyan hastalık hastalarıyla çok karşılaşmıştı... Hayır, Nietzsche onlardan değildi. İlgi alanları çok genişti ve kişiliği etkileyiciydi... Üstelik Nietzsche semptomlarından söz ederken bunu acındırmak ya da destek bulmak için yapmıyordu. Dr. Breuer bunu en baştan fark etmişti... Belki bunun tek açıklaması Nietzsche'nin kafasının çok iyi çalışması, çok güçlü bir hafızasının olmasıydı; bu yüzden çok akılcı bir yaklaşımla tıbbi değerlendirmeler yapıyor, uzman bir doktora kapsamlı veriler iletilmesi gerektiğini düşünüyordu. Ya da kendi kendini inceleyebilme konusunda olağanüstü bir yeteneği vardı... Nietsche'nin diğer insanlarla kurduğu ilişki o kadar azdı ki zamanının büyük bir bölümünü kendi sinir sistemiyle yaptığı konuşmalara harcıyordu."
"Göçebe yaşamım benim tek bir giysi taşımamı gerektiriyor. Bu yüzden onu üzerimden çıkarıp bıraktığımda, düzenli durmasını sağlarım."
Nietzsche 4 yaşındayken 'beyin süngerleşmesinden' babasını kaybetmişti. Genelde bu adla bilinen hastalık inme, tümör ya da kalıtımsal beyin dejenasyonu gibi birçok anormalliğe bağlı olabilirdi. Dr. Breuer Nietzsche'yi ilk muayene ederken, bu yönde yapısal bozukluğa dair bir ipucu -şimdilik- bulamamıştı.
Nietzsche'nin tipik bir günü nasıl geçirdiğini sorar. "Sürekli hareket halindeyim; hep aynı yerde kalamıyorum. Geçirdiğim nöbetler yaşam tarzımı belirliyor... Eh, erken uyanırım, tabii eğer uyuyabilmişsem... Uykularım dehşet dolu saatlerdir. Bazen kramplar girer, bazen midem ağrır, bazen bedenimin her yanının gerildiğini hissederim, bazen de aklıma gelen düşünceler, genellikle kötü, geceleri gelen o karanlık düşünceler; kimi zamanlar bütün gece uyumadan uzanırım; bazen ilaç alarak 2-3 saat uyku uyuyabiliyorum." diye cevap alır. Nietzsche Kloral hidrat, uyku ihtiyacı çok şiddetliyse buna morfin ya da Veronal ilave ederdi. Tabi, bir sonraki gün beyni bulanır. "Evet, kahvaltım çok sadedir. Biraz sıcak su. Hepsi bu kadar. Arada sırada, kendimi çok iyi hissediyorsam, biraz açık çay ve kuru ekmek isterim. Sonra soğuk suyla duş alırım -çalışmak için güç kazanacaksam bunu mutlaka yapmam gerekiyor- sonra da günün geri kalan kısmını çalışarak geçiririm; yazı yazarım, düşünürüm ve ara sıra gözlerim müsaade ederse azıcık kitap okurum. Kendimi iyi hissedersem bazen saatlerce yürürüm. Yürürken bir şeyler karalarım; en iyi düşüncelerim, en verimli çalışmalarım bu yürüyüşlerde ortaya çıkar." Mesela, "Otelde yemeklerimi hep aynı masada yerim. Kesinlikle baharatsız yemekler alırım; haşlamayı tercih ederim, alkol kullanmam, kahve içmem. Bazen haftalarca, yalnızca kaynamış tuzsuz sebzeye tahammül edebiliyorum. Sigara da kullanmam. Masamdaki diğer insanlarla birkaç kelime ederim, ama uzun konuşmalara girdiğim pek görülmez. Şansım varsa, bana kitap okumayı ya da benim için not almayı teklif edecek kadar düşünceli biri çıkar karşıma. Gelirim çok kısıtlı; bunlar için adam tutacak halde değilim. Öğleden sonralarım sabahlarıma benzer; yürürüm, düşünürüm, not alırım. Akşamları yemeğimi odamda yerim -yine sıcak su veya açık çay ve bisküvi- sonra da kloral bana 'tamam, artık dinlenebilirsin' diyene kadar çalışmaya devam ederim. İşte bedenim böyle yaşıyor." Devamında, "Benim evim valizimdir. Kaplumbağa gibi evimi sırtımda taşırım. Valizimi otel odasının bir köşesine yerleştiririm;-çalınmasın diye ince bir zincirle bağladığını okumuştum ileriki sayfalarda- havalar dayanılmayacak hale gelince onu sırtlanır, daha yüksek basınçlı, havası daha kuru yerlere göçerim."
İnsanlardan uzak, kadınlardan uzak yaşadığını düşünür Dr. Breuer ve bunu da sorar Nietzsche'ye. O da, "Sürülere özgü bu zevkler belki herkes için geçerli değil... Üç kez elimi uzattım ve başkalarıyla aramda köprü kurma girişiminde bulundum. Ve üçünde de ihanete uğradım" ve ardından, "Doktor Breuer, size kendimden bu kadar söz ederek güvenimi göstermiş bulunuyorum. Bugün yaşamımın en derin ayrıntılarını sizinle paylaştım; bunu uzun zamandan beri kimseyle yapmıyordum. Ama, hastalığım bu düş kırıklıklarından çok daha önce başladı dediğimde bana güvenin. Ailemin geçmişini hatırlayın: Babam beyin hastalığından öldü, belki de aileden gelen bir hastalıktır. Baş ağrılarımın ve sağlığımdaki bozulmanın okul çağlarımdan beri sürdüğünü hatırlayın, yani o ihanetlerden yıllar önce. Kısa süren ve zevk duyduğum yakın dostluklarım sırasında hastalığımın hiç iyileşmediği de bir gerçek. Hayır, bu güvenin azlığından kaynaklanmıyor: Ben hatayı fazla güvenmekle yaptım. Tekrar güvenmeye hazır değilim; buna gücüm de yok."
Bir muayene sırasında, Nietzsche, doktorların gerçeği söylemesi gerektiğini, belirtir. Doktoru da, bunu gerekli olduğu zamanlar var, gereksiz olduğu zamanlar da var, hasta bazen gerçeği sezer ve doktorun ağzından duymak istemez gibi cevaplar. "Bir insanın kendine karşı en büyük ödevi gerçeği keşfetmektir" der Nietzsche. "İnsanların bilmek istemedikleri bir gerçeği söylemek mi benim görevim? dediğinde doktoru, o da, "Kimin neyi bilmek istemediğini kim belirleyebilir? diye sorar.
"Gerçeği, inanmayarak ve kuşku duyarak yakalayabilirsiniz"
"Kutsal olan gerçekler değil, kişinin kendi gerçeği için çıoktığı arayıştır! Kendi kendini sorgulamadan daha kutsal bir şey olabilir mi?
"Neysen o ol!"
"Gerçekler olmadan kişi kim ya da ne olduğunu nasıl keşfedebilir?"
Bir konuşmada:
"-Fakat gerçek, hastamın çok kısa bir süre yaşayacak olması. Bu durumda onun kendi kendini tanımasına yardımcı mı olayım?"
"-Gerçek seçim, anlamlı seçim," diye cevap verdi Nietzsche, "Yalnızca gerçeğin ışığı altında filizlenebilir. Bunun başka bir yolu olabilir mi?"
"-Ya bu sabahki hastam? Onun seçenekleri nedir? Belki de seçimi Tanrı'ya güven duymaktır!"
"-Bu, insana göre bir seçim değildir. Bu insanca bir çözüm değil, kendi dışındaki bir yanılsamaya tutunmaktır. Böyle bir seçim, başka birini, doğaüstü birini seçmek, insanı daima güçsüz kılar. Daima onu olduğundan daha fazla küçültür. Ben bizi olduğumuzdan daha büyük yapan şeyleri severim!"
"-... Birkaç haftası, hatta birkaç günü kaldı! Ona seçimler hakkında konuşmanın ne anlamı olabilir?"
"-Ölmek üzere olduğunu bilmezse, nasıl öleceği konusunda bu adam nasıl karar verecek?"
"-Nasıl öleceği konusunda mı dediniz, Profesör Nietzsche?"
"-Evet, ölümü nasıl karşılayacağına karar vermek zorundadır: Belki birileriyle konuşacak, tavsiyeler verecek, o güne kadar sakladığı sözlerini söyleyecek, çevresindekilerle vedalaşacak ya da bir köşeye çekilecek, ağlayacak, ölüme meydan okuyacak, lanetleyecek, belki de ona minnettar olacaktır."
"-... Neden adamın başından aşağı kaynar sular dökeyim?.. Doktorundan başka kim ona ümit verebilir?"
"-Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!.. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır."
"Salt fikirlerden oluşan o düzlemde tartışmak insana arınma hissi veriyordu. Belki de o düzlemde, yalnızca o düzlemde Bertha'dan ve onunla ilgili şehvet hislerinden arınabilirdi. Nietzsche gibi hep o düzlemde yaşıyor olmak nasıl bir şeydi acaba?" diye düşündü. Ve, "Ya Nietzsche'nin özgürlüğü! Onun yaşadığı gibi yaşamak nasıl bir şey olurdu? Ev yok bark yok, zorunluluk yok, ödemesi gereken maaşlar, yetiştirmesi gereken çocuklar yok, program yok, toplumda bir yeri, bir rolü yok..." Böyle bir özgürlükte Dr. Breuer'e cazip gelen şeyler vardı.
"Tanrı öldü!.. Gerçek, onsuz yaşayamayacağımız bir yanlıştır!.. Gerçeğin düşmanı yalanlar değil, inançlardır!.. Doktorların, insanların kendi ölümlerini ellerinden almaya hakkı olamaz!.."
"Bir kitap bizi alıp diğer kitapların üzerine çıkarmıyorsa o kitabın neresi iyidir?"
"Bağımsızlığa damgasını vuran şey nedir? -İnsanın kendinden artık utanmıyor olması!"
"Kibir, ruhu kaplayan deridir."
"Yapması gereken bir sürü iş, yazması gereken bir sürü kitap olduğunu anlatıyor. Aslına bakarsan, kafasının bir sürü kitaba gebe olduğunu ve baş ağrılarının da beynin doğum sancıları olduğunu düşünüyor."
Pek İnsanca'nın sayfalarını karıştırır Dr. Breuer. "Şu anda nerede olduğunu bulamıyorum, ama dediğine göre gerçeği arayan kişi kendisiyle ilgili psikolojik bir analize girmek zorundadır, buna 'ahlaki neşter' diyor. Aslına bakarsan, en büyük filozofların bile yaptığı yanlışın, kendi motivasyonlarını bilmemekten kaynaklandığını söyleyecek kadar ileri gidiyor. Gerçeği keşfetmek isteyen insanın önce kendini tam anlamıyla tanıması gerektiğini iddia ediyor. Ve bunu yapmak için, o insanın geleneksel bakış açılarından, hatta yaşadığı çağdan ve ülkeden kendisini ayırması gerektiğini ve sonra da o mesafeden kendisine bakması gerektiğini söylüyor!"
"İnsanın kendi ruhunu çözümlemesi! Bu kolay bir iş değil" diyen Sigmund Freud, Dr. Breuer'in yanından kalkmak üzere doğruldu, "üstelik, tarafsız ve bilgili biri tarafından yapılması gerektiği de açık".
Devam edecek...
Yorumlar
Yorum Gönder