BANA AİT BİR YERDE MİYİM?
BANA AİT BİR YERDE MİYİM? 
"Kendini 'güvende' hissetmeyen hiçbir hayal gerçekleşmez. Onlar içinizde güvendeler mi?" diye sorar İbrahim Halil Çelik 'Kelimelerin İmanı' adlı kitabının kapağında. Kitabı henüz okumadım.
Michael Pollan 1955 yılında Long İsland, New York'da doğdu. Çeşitli konularda birçok kitap ve makale kaleme aldı, gazetecilik yaptı. Bilhassa beslenme alışkanlıkları ve yiyecek endüstrisi üzerine yazdığı kitaplarla tanındı. Profesör ünvanı ile gazetecilik dersleri verir. 2010 yılında Time dergisi tarafından 'Dünyanın En Etkili 100 Kişisi' arasında gösterildi.
New England'da, evinin arkasındaki ormanda, okumak, yazmak ve belki de en çok hayal kurmak için küçük bir kulube kurmayı hayal eder. Basit tek odalı bir kulübe. Bunu kısa sürede tasarlayıp yapmak ister. Bu onun hayalidir. Büyük bir hayal gibi görünmese de, onun için dünyaya bedel bir hayaldir. Kendi deyimiyle, 'Hafif bir orta yaş bunalımı yaşıyorum; tamamen bana özgü çalışma yaşamıma bir panzehir arıyorum; yeni bir bebeğin gelişiyle gizemli bir şekilde küçülmeye başlayan bir evden kaçış arayışında olmuş da olabilirim" der.
'Bana Ait Bir Yer' adlı kitabı' Sinek Sekiz Yayınları'nda çıktı. 2016 yılında GüneşKöy toplantılarının birinde Prof.Dr. İnci Gökmen hoca bu kitabı bize hatırlattı. Toplantıya katılanlar da hemen temin etti ve okumaya başladı. Ben de daha iki gün evvel bir başka arkadaşıma önerdim. Yeni bir ev almışlardı ve bahçesini kalbine göre düzenlemek ister.
Romalı mimar ve yazar Vitruvius'un tarif ettiği İlkel Kulübe'den başlayarak, Frank Lloyd WRight ve Le Corbusier ve yine Norman Foster, en son takip ettiğim Zaha Hadid gibi önemli mimarların çizimlerini ve eserlerini görmek beni mutlu eder. Hatta, bir ara Amerikalı mimar Louis Khan'ın yaşamını bir DVD'de izlemiştim, burada eserlerinden çok yaşam şekli çok hoşuma gitmişti. Oğlu hazırlamıştı babasının ölümü ardından. Sanırım adı da 'Babam Louis Khan' gibi bir şeydi. Mimar değilim ama, bir ara Zaha Hadid'in hayatına dair okumalarımı dosyalıyordum.
Bana ait bir yerde olmak için, irili ufaklı o kadar çok şeyi merak edip, okumaya-anlamaya çalışarak kendimi güvende hissetmem benim başlıca özelliklerimden biri. Akşam yatarım, hiçbir şey yoktur. Sabah erken kalkarım, aklıma bir şey düşer, mesela 'ipek böceği kozasını örerken niye içinde kalır?' gibi bir şey olabilir, oturur bunu çalışırım. O sabah erkenden aslında başka bir şey için kalkmış da olabilirim, onu geriye iter, aklıma düşeni hiç olmazsa bir saat kadar çalışır, zihnimi açarım. Sonrası dakikalarım daha verimli olur.
Yeni fikirler ve duygular en çok da kitapların arasından bana ulaşır. Yakalarım bir şeyler. Yakaladığım şeyi sonuna kadar, son derece doğru olarak çalışmak beni pek ilgilendirmez. Aşağı yukarı 2 sayfa kadar çalışırım, buraya olabildiğince sağlam bilgileri atmaya gayret ederim. Bu başka okumaları doğurur; araştırtır. Bana ait 2 sayfam olmuş olur. Beni bu 2 sayfa ile kritik edenler aldanır, çünkü benim konularım hiçbir zaman bitmiş değildir aynen çizdiğim resimlerim gibi, her zaman eklerim kısaltmak yerine. Bir de bakarsınız ki, resim daha bir gelişmiş, yazı 10 sayfaya çıkmış.
Bana Ait Bir Yer adlı kitabı okuduğumda, yazarın bakış açısı şuna dayandı ve işini hızla bitirme anlayışından vazgeçmek zorunda kaldı: Modern yaşamın içindeki hızlı bina yapma anlayışından, doğa ile yaşamsal bağı olan bir kulübenin başka şeylere zarar vermeden yapılabileceği imkanının varlığı. Yazar, mimarlık sanatına ve inşaat işlerine doğa gözlüğünden bakarken, mesela, masasıyla çok mutludur, bunun üzerinde çalışmak, düşünmek, hayal kurmak, dört ayaklı bir masanın varlığından daha da öte olmakta, 'beklentilerinin ötesine geçtiğini' söyler. Oradaki rahatlık için, ona ait yere soğuk ve kalı günlerin dışında her gün çalışmak için gider. İki duvarı saplayan kitaplıkların 'yalıtım' görevi yaptığını düşünür.
Bana ait bir yerde miyim, diye sorarken kendime, hayal dünyamı yokluyorum aslında. Hayal dünyamda nasıl zaman geçiriyorum? Yabana atılamaz bir duygum bu. Bir şeylerin arkasına takılmam işte bu nedenle. Kendimi bütün algılarımla şekillendirirken, onlar da beni şekillendirmekte. İnanın burada bir bilinç yok. Zihnimin beni sağlıklı ayakta tutabilmek için kendi halinde çalıştığını net bir şekilde hissediyorum. Bunu benim düşünmeme gerek yok. Tuhaf bir saptama ama, bana doğru geliyor.
Mesela, canım fena sıkıldığında ilk sorum, 'Burası bana ait bir yer mi, burada ne geziyorum?' diye sorarım. Ardından, bu durumdan kurtulmak için mutlu bir heyecana kapılırım. En iyi oyuncumu oyuna sürerek bu sıkıntıdan kurtulmaya çalışırım. Bir nedenle uykum kaçtığında yine aynı soru, 'Burada ne var ve ben ne yapıyorum?' derim. Orada olmayı yakıştıramam kendime. Elbette çözüm ararken, olgu ile de uğraştığım için, adım adım bağı çözdükçe, iç sesime güvendikçe, daha ileride benzer sorunlar bir daha yaşandığında onlara tecrübe olsun diye zihnimin gerisine attıklarım da yol gösterici olacaktır. Yani, sürekli mutluluğa basit yollardan kaçmak değil bu.
Bakışımı başka yöne çevirmeden, zihnimi çevirmek! İyi ve kötü tecrübelerim en iyi öğretmenim ve yol arkadaşlarım olmuş oluyor. Bilinç düzeyine çıkarlarken, kendi olgularının en zarif şekliyle, en bilge, sabır ve dostlukla çözüme katılıyorlar. İnsanın kendini eğitmesi buysa, ben bunu kendime iyi değerler adına 'teşvik etmeye devam' etmekten mutluyum.
Gündelik yaşam zihnimizi aşındırıyor. İnternet ortamında günde 20 dakikadan fazla kalmak beni yoruyor. Belki günde iki defa 20 dakikalık periyotlar işimi görür, araştırmalarıma fayda sağlar. Ama bir üçüncü 20 dakikayı çekemem, çekemiyorum da. Alacağım şeyleri seçmeye çalışarak izlerken, içlerinde kaybolmamaya çalışıyorum. Bana ait bir yer değil bu uzun süreler kalmak. Kendimi güvende hissetmiyorum açıkçası. Beni ezbere boğuyor. İçinde kaldıkça kendimi yalnız hissediyorum. Hayal kuran kişiden başkalarının hayallerini yaşayan kişiye dönüştüğümü gördükçe üzülüyorum. Yine aynı sorum; 'Burası bana ait bir yer mi?'
Ne yapıyor olursak olalım, ayna tuttuğumuzda kendimize, irili ufaklı şeylerde bir konuya asılarak veya maymun iştahlılıkla bile yaptıklarımız kendimizi dünyada konumlandırma biçimi. Bu konumda ahkam kesmeye gerek yok. Oyalanıyoruz işte. Basit bir yaşam. Ortaya çıkan ürün ne olursa olsun -bunu değer veya değersizlik olarak tanımlamıyorum- bir şey işte. Kimin bu fikre uyumlanacağını bilemiyoruz ve kimin için bir fikri ürettiğimizi de bilemiyoruz. Akademik bir çalışma değil benim duygu ve düşüncelerimi belirttiğim defterlerimdeki yazılar mesela. Bu manada, hep eksik bir tarafları vardır, olacaktır da. Bitti dediğim noktada bile eksik duracaklardır. Nitekim, onlar da kendilerini öyle konumlandırmış oluyorlar. Şu an için onlar 'Kendilerine ait yerdeler' diyebilirim.
Bu konuyu daha ileriye taşıyacağım. Fernando Pessoa için arkadaşları 'Huzursuzluğun Kitabı' nı yayımladıklarında, bu Portekizli yazın insanının ölmeden önce sadece 4 kitabı yayımlanmış. Öldükten sonra evinde bulunan sandıktan 25-27 bin adet yazdığı fragman çıkmış ortaya. Ne kadar düşünce, ne kadar anlatı, ne kadar saptama, kritik ve bilge söz... Anlatılarından oluşan bu kitabın 675 sayfa olduğunu size söylersem, daha kaç kitap çıkar bilemem bu sandıktan. Ona ait bir 'Yer' di orası diye düşünüyorum. Orada huzurluydu ve üretiyordu. Paylaşmak ikinci planıydı veya plansızlığı.
Irvin D. Yalom'un 'Nietzsche Ağladığında' adlı müthiş eserinin sonuna ikinci defa okumayla geldiğimde, yine aynı şey karşıma, daha güçlü olarak çıkıyor. Nietzsche de tamamiyle kendine ait yeri 'mantığında' buluyor. Hatta bu bile yetmiyor, 'üst insan' diye bir yere sıçrama peşinde.
Mini minnacık da olsa, bir şeye anlamak üzere bakarken, bu büyük sorumu sorarım kendime. 'Bana ait bir şey mi?' veya 'Bana ait bir yerde miyim?' gibi. Bu beni evirip çevirim iyi ediyor ve yolumun doğru olduğunu söylüyor. Bu yolumun her iki tarafındaki aydınlatma direklerinin ışık veren lambaları çeşitli konulara sahip olan bilgeler, yazarlar, şairler, aklı başında insanlar, dostlar, çok da tanımadığım entelektüel insanlar... Onlara teşekkür ediyorum.
Sevgi ve saygıyla kalın.
Yorumlar
Yorum Gönder