SOHBET araştırması

    SOHBET araştırması 


    Theodore Zeldin, "Ben Kimim? diye sormak yerine Sen Kimsin? sorusunu sormayı tercih ederim." der 'Hayatın Gizli Hazları' adlı güzel kitabında. Devamıyla, "Bir sohbet böyle başlar ve bir otoportre böyle doğar. Çok az sayıda insan oturup kendine adaletli yaklaştığını düşündüğü ve yalnızca anılardan, anekdotlardan ve egoizm egzersizlerinden ibaret olmayan bir otobiyografi yazabilir. Çok daha fazla sayıda insan sohbetten hoşlanır ve sohbet esnasında insan bazen kim olduğunu açıklamaya çalışır halde bulur kendini; bu da etkisi itibarıyla, bir otoportre için çalakalem taslak çizmektir aslında." 

    En son turistik gezimizde, Kolombiya'nın bir köyünde kahve çiftçisini ziyaret ettiğimizde, rehber kahve ağaçlarını gösterip, kahveyi anlatırken, biraz yavaş anlattığında, eh anlayabiliyordum azdan çoktan, fakat gurubun sorularına uyup hızını alamadığında, bir kenara itilmiş oluyordum İspanyolca bilmediğim için. En sonunda da, artık bir bitki üzerinde sohbet koyulaştığında, ben ortamdan itilmiş oldum veya kendimi gereksiz gördüm, fotoğraf çekeyim bari dedim. Bu fotoğraf da onlardan birisi. Sohbete dil bilmeyerek, ilk şart olan dil bilmeye layık bir durumun olmazsa ya kendin gidersin ya da gereksizce orada durursun. Bu bana oh olsundu. Gerçeği kavradığım için, hiç de gocunmadım. 

    Herkes bir şekilde kendi konuşmasını yapacak sohbet ortamlarında kendine yer bulur. 'Laf olsun torba dolsun' dan başlayarak, 'Ne sohbetti ama!' ya kadar gider söylemler. Sohbet etmek, hayatın gizli hazlarından biri. Ben öyle düşünürüm. 

    Ama, usta Theodore Zeldin'i dinlemeliyiz: "Benim özellikle ilgilendiğim insanlar, yüzeysel muhabbetten, dedikodudan, tartışmadan, iş sohbetinden ibaret olmayan sohbetlere aç olanlar. Kaybolduğuna inanılan sohbet sanatını canlandırmaya da niyetim yok; çünkü önceki yüzyıllarda sohbet olarak görülen şeyin büyük bölümü, ne söylemeniz bekleniyorsa onu söylediğiniz, güçlüyü övüp hor gördüklerinize karşı üstünlüğünüzü göstermeye çalıştığınız bir etiket çerçevesinde şekilleniyordu. Bense diğer insanların dünyayı nasıl gördüğünü ve kendim için olduğu kadar onlar için de neyin önemli olduğunu keşfetmek istiyorum. İki kişi karşılıklı saygı çerçevesinde sohbet ettiğinde ve farklı bir bakış açısını anlamak için gerçek bir ilgiyle birbirlerini dinlediklerinde, kendilerini bir başkasının yerine koymayı ve onların bedenine bürünmeyi denediklerinde yalnızca tek bir dakikalığına bile olsa dünya farklı bir yer haline gelir. Ardından neredeyse her insanın saklandığı maskeyi yalnızca kısmen de olsa kaldırırlar. Birbirlerine karşı açık olma çesaretine sahip iki insan arasında eşitliği sağlamak açısından bu yaklaşım, diğer tüm yasalardan daha etkilidir. İnsanın günahlarını bir rahibe itiraf etmesi mümkündür; ama karşılığında onlar size kendi günahlarını açıklamazlar. İnsan, kaygılarını bir psikaytra anlatıp içini dökebilir; ama onlar size kendi kaygıları hakkındaki fikirlerinizi sormayacaklardır."

    "1840'larda Tocqueville; '... bir Amerikalı söyleşemez; ama tartışabilir ve konuşması söylev sınıfına girer. Sizinle, sanki bir mitingde halka hitap ediyormuş gibi konuşur.' diyordu. Birçok ülkede edebi, bilimsel, siyasi ve diğer kuruluşlar oluşturduldukça bu ülkeler kendi stillerini geliştirdiler; farklı tipte konuşmacılar, agresifler, uzun soluklu tartışabilenler, kendini beğenmişler, boş konuşanlar ve takıntılılar birbirlerine karşı türlü mücadeleler veriyorlardı. Sonra 'toplantı uzmanı' çıktı ortaya, anlaşmazlıkları zararsız uzlaşılara indirgemek ve ortamı kontrol altında tutmak konusunda geliştirmişti yeteneğini. Ancak toplantılar bir işinsanının zamanının yarısını alabiliyor artık, genellikle pek bir faydası da olmuyor; katılımcılar birbirlerinin aklından neler geçtiğini, topluluk önünde sergilenen performansların ardında ne tür karakterlerin gizli olduğunu merak eder halde toplantıdan ayrılıyorlar."

     "Yeni bir sohbet türü, insan ilişkilerinde yeni bir sayfa açabilir mi? Bu soru fazla iddialı görünüyor olabilir. Ancak bir düzine farklı ülkeden iki binin üzerinde insanla gerçekleştirdiğim bir dizi deney gösterdi ki, sohbetler özenle hazırlanıp yapılandırıldığında sonuçlar şaşırtıcı olabiliyor. Deneye katılan konuklar her biri bir yabancıyla ya da fazla tanımadığı biriyle karşılıklı gelecek şekilde çifter çifter gelişigüzel oturtuluyor, genellikle bütünüyle farklı geçmişlere sahip kişiler seçiliyor. Her bir ikiliye başlangıçlar, balık, kızartmalar vs. içeren restoran menülerine benzeyen bir sohbet menüsü veriliyor; ancak bu menüde yemekler yerine iki düzine soru halinde biçimlendirilmiş konuşma başlıkları var: 'Tutkunuzun sınırları nedir?' veya 'Yıllar içinde öncelikleriniz hiç değişti mi?' ya da 'Yaptığınız işin başkaları ve sizin üzerinizde hangi ahlaki, entelektüel, estetik ve sosyal etkileri var?' gibi. Katılımcılar deneyimlerini paylaşmaya davet ediliyor; amaç, bu deneyimlerin başka insanlara nasıl katkı sağlayabileceğini göstermek, bu deneyimleri başka medeniyetlerdeki aynı problemlere gösterilen yaklaşımlarla kıyaslamak ve katılımcıların yaptıkları çıkarımlardan doğabilecek pratik uygulamalar arayışında olmak. Sohbet konularının çeşitliliği diğer menülerle genişletiliyor, hatta menüler bazen özel organizasyonlar ve meslek gruplarının ricası üzerine de oluşturuluyor. Oyunun kuralları da, herhangi bir tarafın konuyu monoloğa çevirmesini ya da mesela evcil hayvan saplantısının konuyu aşıp başka alanlara taştığı bir sohbet ortamının oluşmasını engelliyor."

    "Deneye kadılan insan tipindeki büyük çeşitliliğe rağmen, sonuçlar tutarlı şekilde birbirine benzer nitelikte geliyor. Konuklar, alışkanlık eseri zihinlerinin bir köşesinde yarı-cevaplanmış halde bıraktıkları konuları gündeme getiren sorularla karşılaşmaktan memnun oluyor, soruların zor olmasını ve fazlasıyla düşünmeyi gerektirmesini takdir ettiklerinin altını çiziyorlar; çünkü bu zorluk sohbete alışılmadık bir dayanıklılık katıyor. Aynı zamanda sohbetin bir iskeletinin olmasına da değer veriyorlar; çünkü bu iskelet, amaçsız bir muhabbete dalmalarının önüne geçiyor. Ve bir insanla dürüstçe iki veya daha fazla saat kesintisiz konuşma fırsatının neden bu kadar az olduğunu merak ediyorlar. Bir işverenler konfederasyonu CEO'su, 'İnsanların birbirlerine yalnızca dakikalar içerisinde bu kadar içtenlikle bir şeyler söylemeleri beni hayrete düşürdü' demişti. Evsizler için yapılmış bir yurtta kalan bir sığınmacı da, 'Beş yıllık sürgün dönemimde yaptığım ilk gerçek sohbet bu' diyordu. 'Meslektaşım hakkında çok şey öğrenirken, kendi hakkımda daha da fazlasını öğrendim. Sohbet partnerim, kendimle ilgili çok faydası olabilecek şeyleri açığa çıkarmamı sağladı' diyordu bir cep telefonu firması çalışanı da. 'Daha önce hiç düşünmediğim şeyleri düşündüm ve belki de bilmediğim şeylerin farkına vardım' diyordu bir bilim araştırmacısı. 'Birisiyle en son ne zaman bu tür bir sohbet yaptığımı hatırlamıyorum' diyordu bir sosyal hizmet görevlisi. Kendisinin yarı yaşında bir konukla eşleşen bir sendika lideri ise, 'Sohbet partnerimle buluşmak, konuşmak ve onu dinlemek gerçekten çok hoşuma gitti ve genç insanlara inancımı da yerine getirdi' diyordu bir başkomiser. 'İş yerinden tanıdığım biriyle yan yana oturduk. Bu adamı yirmi yıldır tanıyorum; ama yirmi yıl boyu yanından geçerken ve ona yakın bir yerde çalışırken onunla ilgili bildiklerimden çok daha fazlasını bu gece onunla konuşarak keşfettim.' 'İş arkadaşlarımla hiçbir zaman konuşmayacağımız şeyler hakkında konuştuk ve mevkilerimizin de hiçbir önemi olmadı' diyordu bir belediye katibi. 'Büyüleyici ve zevkli; saklı kalmış derinlikler ortaya çıktı' diyordu ulusal sağlık sisteminden sorumlu bir doktor. 'Altı farklı ülkede yaşadım ve İngilizce, Fransızca ve Çince konuşarak çalışıyorum' diyordu bir avukat, 've bu projenin ne kadar yerinde olduğunu şiddetle hissediyorum.' 'İş ortamında insanların açmaya pek yanaşmayacağı diyalog konuları açtı bu sohbet' diyordu bir muhasebeci. Sürpriz şekilde az sayıda kişi, gerçekten çok az sayıda hem de, zor sorulardan kaçınıp boş konular üzerine dedikoduya başladı veya partnerine ya da sohbete karşı konsantrasyonunu kaybetti. Bu metodu şirket patronları kurum için işbirliğini artırmak için kullanırken, bakanlık yöneticileri de meslektaşlarını daha iyi tanıyabilmek için kullandı. 22 Ağustos'ta, sonrasında yılda bir düzenlenecek olan Yabancılar Bayramı, kamuya açık parklarda yapıldı; buralarda turistler ve yerli halk, menünün yardımıyla birbirlerini keşfetmek için sohbet edebiliyorlardı. Bu organizasyon, karnavalın tam zıttı; çünkü burada başka biriymiş gibi bir kılığa girmenize gerek yok."

    "Daha derin sohbetlere duyulan açlık; aşkta, aile içinde, işyerinde ve topluluk hayatında, yani her kesimde insanın içini kemiren bir ıstırap belki; ama diğer yandan da insanlar bugüne kadar özgürce konuşmak hakkı ve yeteneği için büyük oranda boşuna mücadele vermiş görünüyor. İnsan hakları beyannamelerinden hiçbirinde dinleme hakkı ilan edilmedi... 'Aşkta ilk yapılması gereken, dinlemektir' demişti ilahiyatçı Tillich; ancak her bir insan kaç kişiyi sever ve partnerini kaç sevgili dinler? Kaç kişi alçakgönüllüğü ve dürüstlüğü ihlal etmeden ve sıkıcı olmadan ya da yanlış anlaşılmaya mahal vermeden kendisi hakkında konuşmak sanatında ustalık kazanmıştır?"

    "Ancak bir sohbet kaydedilirse ve yazılı taslak, bir otoportrenin temeli haline getirilirse düzeltilebilir, ilaveler yapılabilir ve aşama aşama insanın, başkalarının kendisini algılamasını istediği halinin tutarlı bir resmine dönüştürülebilir."

    "Sıradan insanların, despotların zorbalığını reddetmeleri için olağanüstü bir cesarete sahip olmaları gerekir; cesaret de, insanın söyledikleri nedeniyle yetersiz veya değersiz görünmek endişesinden kurtulabilmesi için bir o kadar gereklidir. Eğer gençliğimden beri her hafta bir farklı yabancıyla sohbet etme alışkanlığı geliştirmiş olsaydım, kirli elbiselerimi çamaşırhaneye götürmek gibi bir ritüelle zihnimi önyargılardan temizleseydim, nihayetinde bugüne kadar 15.000 farklı bireysel dünya görüşüyle tanışmış olurdum. Bu da, dünya denen gezegene yaptığım ziyaretin yüzeysel olmadığını hissetmek için ideal olarak tanımam gereken 7 milyar insana giden küçük bir patika olurdu."

    T. Zeldin, herkesin kendi otoportresini yapmasını istiyor. "İşte bu benim" ya da "Göründüğüm gibi değilim"... Son pragrafla konuyu kapatmak isterim:
    "Keşke benim ailem de bana otoportreler bırakmış olsaydı; onlarla ilgili bilmeyi istediğim daha bir sürü şey var. Bir yağlı boya portresi yapıldığında şöyle şikayet etmişti Diderot: 'Size bunun ben olmadığımı söylüyorum. Bir gün içinde yüz farkı görünümüm vardı benim, beni neyin etkilediğine göre belirlenirdi bu görünüm. Ciddi, üzgün, düşünceli, hassas, hiddetli, tutkulu, mest olmuş hallerde olurdum. Ama hiçbir zaman beni burada gördüğünüz gibi olmadım.' ... Ben çözüm aramıyorum, yalnızca keşfetmeye giden yolları arıyorum."

    Sevgi ve saygıyla kalın.


















Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KENDİME BAKABİLDİĞİM ORANDA ALEMDE HER ŞEY TANIDIK

YAZMA İŞİ

GEÇEN GİDEN BİR HAYAT VAR