HAYAT VEREN ZİHNİN DOKUNUŞLARI
HAYAT VEREN ZİHNİN DOKUNUŞLARI
Bakü'de Targovi Caddesi, Metro çıkış kapısına yakın, İçeri Şehere doğru yürüyorum. Yeşil çantam defter, kalemler ve muhtemelen en az iki kitapla dolu, koltuğumun altında iken, sanırım 2010 yılında çekilmiş bir resim. Bu resmin anısına yazacağım bu Blogu.
Haftanın 7 günü, günde 12 saat kadar çalışmanın ardından, eve gidip, duş alıp, ana caddedeki güzel restaurant'lardan birinde akşam yemeğini yalnız veya birkaç arkadaşla yemek alışkanlık veya zaruri olmuştu.
Ama bazı zamanlar, kafadan işe gitmez, aklıma düşen en güzel şeyi; kendimle baş başa kalmak isterdim. O günlerden biridir sanırım. Elbette, şirketin yönetici baş peyzaj mimarı olarak istediğim zaman, istediğim şekilde günlük zamanı programlayıp kullanabilirdim de. Şirket yöneticimize bu nedenle, 6 yıl boyunca nezaketinden dolayı -bu karşılıklı oldu- burada teşekkürü hakikaten bir borç bilirim. Bu konu ayrıca yazılacaktır bir gün mutlaka.
İşi anlatmak için açmadım bu Blogu. Çantamın koltuğumun altında gezinmesi! Benim konum bu. Başka bir havada başka bir kafada tertemiz giyinmiş halde cadde ve sokakları adımlarken biriktirdiğim zihin dokunuşlarının bir mekanda yazıya dökülmesi yürüyüşü bu.
Bu gezintilerimden onurlanırdım. Hiç bir şeydim, ama büyük bir edayla, sanki kitapçıda kitaplarım satılan bir yazar; imza için masadaki bir şair; bir söyleşideki ressam; sinema salonunda kahve içerek vakit geçiren bir film eleştirmeni... O gezindiğim günlerde, her şeydim, ama sadece Peyzaj Mimarı değil!
Kabul edersiniz ki, sizin de böyle günleriniz olmuştur. Egosal zihin beni sardığında, ondan kurtulmak istemezdim. Metrodan çıkanlara bakar, basamaklarda güzel bir kadını görür, endamındaki hikayeyi yakalamak isterdim. Imitasyon saat satan dükkandaki o kısa boylu tıknaz adamın benimle çok dostça konuşmasını içimde hissederdim. Kendisi biraz esmer çirkini olduğundan olabilir, yanında çalışan iki manken gibi güzel satıcı kızın müşterilerle sıcak ilgisi başka bir hikaye. Hayat veren ruhların dokunuşu mu desem ne desem, bilemedim. Gözleriniz güzel bakmasını bilirse, sanki kaybeden hiç kimse olmazmış gibi gelir masadaki oyun size.
Salih Mercanoğlu, "Geçiyor içimden, çakırkeyf bir esintiyle, denizin balkonunda, kuşlara uyumlu, ömrü kısa kağıt uçak, kağıt olsam, katlansam sana" diye. Ben kendime çoktan katlanmıştım ve çoktan kendimle barışıktım. Zihnime her yerden gelen dokunuşlar hayat veren cinstendi. Japonca olan bir sözcükte bile, bir origami'nin anlamında, ori=katlama, gami=kağıt, mesela, kağıdı yırtmadan ve yapıştırmadan şekiller ortaya çıkarma, zihnim duygulanır.
"Anneciğim büyüyorum ben şimdi, büyüyor göllerde kamış, fakat değnekten atım nerde, kardeşim su versin ona, susamış" diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca aklıma bu şiiriyle düştüğünde ben ne yapabilirim kendime gelmekten başka. Cebimde her zaman kalem defter bulundururum. Bir tedbirdir bu. Şeytan kulağıma ne zaman ne fısıldar bilemem. Hiç de belli olmaz. Yazarım bu küçük şiiri de oraya. Devamında, "Çoluk çocuk sokaklara dökülecek, söğüt dalından atına atlayan oğlum, fethedecek Aksaray'ı baştan başa" vardır. Ben merak ederim, bu oğlan kim, adı ne, şimdi ne yapar?.. Ben merak ettiğim için koltuğumun altında çanta taşırım!
Göya yarınki resim eğitimi dersim için çizim çalışmaları yapacaktım şu dakika. Düştüm yine yazının eline. Gülsem mi kendime kızsam mı? Kader her zaman fırsatlar ve tokatlarla birlikte gelirken, içime düşen şeyle ben bir çözüm üretme derdindeyim yazmayı tercih ederek. Sonuç yok! Ortaya bir şey çıkarsa çıkar, o da en sonunda belli olur.
Aklıma birden Emre Yılmaz düştü. Ardından Cemal Süreya.. Bilmiyorum neden.. Kaz Hawkins de onları takip etti. Yazı burada kapansın. Dışarı çıkıp bi bir saat kadar yürüyüp geleyim. Bir şeyler yaşayabilmek, yaşatabilmek ve yaratabilmek için dışarıda, insanlar arasında, hatta yüz yüze ilişkide olmak lazım. Ama dışarısı da magazin sayfası değil. Neden böyle düşündün, birden? Soru banaysa, bilmiyorum.
Dışarı çıktım. Bir ağacın yanında 20 dakika kadar oyalandım. Sonbahar yaprakları ağacın taç kısmında neredeyse 5 cm kadar kahverengi yığın oluşturmuştu çimlerin üstüne. Yıllar geçip giderken ömrümüzün sonbaharından, bir anılar havuzudur benim defterlerim; dönüp dönüp o havuza tekrar tekrar dalarım her yaş günümde; başta beni ben eden şeyleri orada bulurum. Peki ömrümüzün dökülen yaprakları nereye gitmekte, diye de düşünmeden duramam. Bununla birlikte, her yıl yanımdaki İspanyol kızına şükran duyarım.
Zihnimize dokunan şeyler her zaman o an gözümüze çarpanlar, o an okuduklarımız, o an düşündüklerimiz, o an hayal kurduklarımız olmayabilir. Bilinçli olarak da yapabilirsiniz bunu. Çarptırırsınız! Bir şişe kırmızı şarabı tencereye boşaltarak, içine küçük bir portakal, bir elma, az tarçın atıp kaynatıp 'sıcak şarap' yapıp içebilirsiniz. Çünkü, anılarınızda vardır bu, o anıyı çağırmış olursunuz Aralık ayı kalbinize soğuk geldiğinde, tüm kalbinize o akşam.
Devam edecek...
Yorumlar
Yorum Gönder