KİMSENİN OKUMADIĞI YALNIZLIK

     "Yalnız yaşayan insanların yaradılışlarında bir değişme oluyor; bir süre sonra, bu insanların tümü de birbirine benziyor." diyor Selim İleri. Anlatı biraz acıttı. İçime baktırdı. Günlerimin nasıl geçtiğine...

    Ben Selim İleri'yi okudum da, dışarıya kapalı bütün defterlerimden beni kim arayıp bulup okuyacak? Bu sayfalarda kalbimin sopalanmış kırıklıkları, uçarı heyecan ve sevindirik olunmuş zamanlarım var. Yıkık tiplere benzememek için direnmeler var. Soğutulmuş kahveler, yaz yaz bitmez, kalem tutan parmakların uyuştuğu üç güne bitirilmiş tükenmez kalemler de. Ağlayarak yazdığımı hiç hatırlamıyorum, ama yolculuk gibi, yazarken mutluluğumu izlediğim çok zamanları biliyorum. Her gün öyle ya da böyle, günün her saatinde yazıya oturabildiğimden, şöyle hafifçe bir düşünüp, yarım sarhoşlukla kağıda kalem salladığımı çokça anımsamıyorum. Hep bir ciddiyet, hep bir heyecan. Sus pus olmuş yalnızlık çeşitlerinden birini takınarak, düşünce gezintisine çıkmayı gençliğimden beri sevdim ve orada onlara benzeyerek kalabalıklaştım.

    Gözlerimi kapatıyorum yapılmış şeylere. Bir can sıkıntısı ruhumu nasıl olsa kapatmıştır. Bir Tolstoy romanında kara saplanan at arabasının en önüne koşulan Koşucu Atlar gibi zavallı hissederim kendimi. Kovboy filmlerinde posta arabalarına koşulan atlara da bir sormak lazım, en öndeki atların arkasına bağlı atlar haydutlar arabaya kurşun yedirirken toz duman içinde önlerindekilere tökezlememek için yol boyu ne stres içindeler! Bence umurlarında değil, rasgele koşumdalar. Gidiyoruz nereye? Bana da, onlara da yazık. 

    Yalnızlığa düşmüş insanlara biraz naif, özellikle de sevecen davranın lütfen, çünkü dar gelmekte derileri kemiklerine ve cır cır konuşmazlar orda burda kafa bulmak için. Yaptıkları işlerde dünyayı kurtaracaklar ya, olur olmaz yerde tuhaf ciddi halleri, dolu kafa yapıları ile ne iş yaparlarsa yapsınlar yalnızlıklarını bilmezden gelerek ona buna bulaştırırlar, ortamı piç ederler, kendilerinden başka iç huzurda kalan da olmaz. Orijinal olduklarını sanırlar. Fakat en fazla az bir özgünlüktür bu. Bu kadar zamanı ben de yesem, en büyük şair, en büyük yazar, en büyük bir şeylerin ustası olurum değil mi? Otobiyografilerinde mutlu ölen ne filozof ne de yazar tanıdım. Daha iki hafta önce, 2 Ekim'de Ioanna Kuçuradi'yi kaybedince, hiç gülümseyişini hatırıma getiremedim. Ahmet Arslan hoca bize sürekli umut aşılasa da, gidin siz bir de Dr. Roman Yampolskiy'i dinleyin kahrolursunuz. İlerliyor muyuz geriliyoruz mu belli değil. Bu darlıkta bir de ChatGPT, Gemini gibi şeyleri mi düşüneceğim? Bizler zati belamızı bulmuş bir köşeye kendimizi sıkıştırmışken, bir daha çöpe atılmaya ne gerek var, zihinlerinin onlara tanıdığı bu nimet onların laneti olsun inşallah.  

    Denize keyif için fırlatılan taşın dipte bir ömür boyu kalmasını ve fırlatan sevgili kadının geriye çekilip başka yassı bir taş arama halini düşünüyorum bir aydır. Biri eğlenirken, ötekisi mekan değiştirip boğulmakta. Üçüncü dünya savaşı çıksa bile o karanlık dipte oyuncak oluşuna yanacak. Öteki kardeşleri inşaat harcında betona giriyor. Bunlar saçma geliyor sana, olabilir, sürekli yapıldığı için olağanlaşır en değerli şeyler bile. Bir resme baktığında gözlerinle net göremediğini, ayrıntıların var olduğunu hissediyorsan sabahın ışığında bakıver; merakına nail olacak sürprizler yakalayabilirsin. Dere taşları işte, demek ki çözemiyorum. Seller basarken ev yapanlar hadi de, satın alıp oturmaya heveslenenler... Sır nerede? İnatla ve ilhamla krediler çekerek o evlerden altlı üstlü ana-babalı, damatlı-gelinli yaşamayı arzulamak. Bunları size Masumiyet Müzesin'de Orhan Pamuk anlatmadı mı? Demek ki çözemediğim için uykularım kaçıyor.

    Kendime dört defter daha aldım. Almasam olmazdı. Edebiyatı, dünyayı anlamaktan çok, dünyayı kelimelerle görmek olarak siyah beyaz düşünmeye başladım. Karınca kaderince yazmaya çabalıyorum. Kafkaokur dergileri masamda okunurken, yukarıda saydığım isimler hava basmak için değil, insanın kendi hayatına başka birilerini sokarken, başkalarının hayatına da kendi hayatı gibi davranırsa, işte bütün dünyadaki romanlar, hikayeler buradaki söz edebilme hünerinden çıkıyor.  Eve niye geldiniz ki, her şey aynı. Yazmaya çabalıyorum. Pencereyi açmayın, sivrisinekler de ısıracak adam arıyor. Niye habersiz geldiniz? Her şey aynı. Perdeyi de açmayın.

    Herkes gidince iyi. Onlar geldiğinde, bir şeyleri yarım yapıyormuş hissi ile tamamlayamamanın esiri gibiyim yüreğim sıkışırken. En iyisi kimsenin neden aramadığını falan düşünmeyi bırakıp zihnimi yapay zekanın neler edebileceklerine yorayım. Yeni bir şey değil bu. Onlarca yıldır çalışılmış canlı kanlı insanlar, hayvanlar ve bitkiler denek diye kullanılarak. Sadece gazetelerde, sokaklarda kovalanarak sırtından bıçaklanarak ölmüyor zavallı insanlar. 2003 yılında çeyrek altın 30 lira, yıl 2026'da olmuş 11.532 lira. Buradan da girişiliyor namusluya. En çok da yoksul ve en varsıl insanlar sıçanlar gibi kaçacak delik arayacaklarmış gelen 20-30 yıl içinde. Ben de bu tespitten şüphe duymuyorum. Hangi iyi gözle bakayım? Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitapların raflarda duracağına çocukça inandığım için köşemdeki koltuktan raflardaki kitaplarıma nasıl mendil yetiştireceğimin karabasanındayım. 

    Bırak bunları, bırak. Kendinden de kaçmayı bırak. Keşke böyle yırtacağın umudu olsa spora başla derim. Kaçanı kovalayan sensin. Yenilirsin. Anlamsız. Yazan biri olacaksın o kadar. Yazarlık başka bir şey. İnsanın içinde saklı ikinci kişiyi yapan sabır ve yıllarca uğraşma sorumluluğun var mı, yok işte. Olsaydı zaten olmuştun. Hırt kelek misali tevekten güç alamayan tatsız bir şeysin. 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depreminde 45.000 artçı deprem olmuş. Açıklanan haliyle 54.000 kişi rahmete kavuşmuş. 107.000 yaralıya ne oldu? Daha üç yıl bile geçmemiş, üstüne kat kat acı şeyler olmuş ve ben Schindler's List'deki insanlara acıyıp, kurtarıcı Oskar'a alkış tutuyorum adını bir yerde gördüğümde. Bu bilgiler zihne girince, keşke hiç umursamaz olsam, elbette bilinçaltından sopalayacaktır her vakti geldiğinde. Ülkemde aldatılmış halk da aydınını hükümetle birlikte sopalarken, namuslu aydınlar yazdıklarını tarihe düşmek için tarih atıp ağzı kapalı zarflarda tutuyorlar. Okunmayan yalnızlıklar burda da var. 

    Hislerim böyle dedim ya. Sebebi yok, gelip geçici bir şey. Kendime benzeyeni bulmuşum ben. Aynalar pencere mi olsa. Penceredeki buğulanma geçse, bir sevgiliden vazgeçtim de, bir dost dalsa, usulca gelse, hadi kalk gezinelim biraz açık havada dese ne iyi olmaz mı? Ama öyle değil de, "Ne iyi, kafanda sen varsın, birkaç ana kalemle yaşıyorsun, çok da şey bilmiyorsun yaşamı kolaylaştıran şeylerden, bu bir çağ cehaleti biliyor musun..." diyen karıma defalarca kulağımı kapattığımı inkar edemiyorum. "Ama Cemile de Danyar ile kaçtı gitti..." diyebildim. Bunu mu istiyorsun?

    En çok da bulmak için yazıyorum. Aramaya ve aramış olmaya bağlı kalmak için. Nasıl olsa yalnızlığım solup gidecek. Ama ona bir takla attırabilecek, sevenimin başkaları da olduğunu gösterebilsem, böylesi güzel olmaz mıydı kendime? Ucuz bir düşünce. Eifel kulesine çıkılıp da üstten bir bakış bu. Herkesin taklasına sen niye katılıyorsun? Esas "Huzurlu yaşamak" denen şey neydi, sen ona bak, "mutluluk peşinde koşmak da bayağılaştı, utanç verici oldu, öyle de zati. Oku oku, yaz yaz, yahu insan antropolojisi merakı da piyasadan uçtu gitti. Sana ben, "Yazı bitti" diyorum, sen hala beş yüz kalemin arasına daha kalem; yine beş yüz elli defterin yetmezmiş gibi, kağıtların üzerinde parmak gezdirerek keyiflenirken, ötede adam karıyı götürüyor, neyse bu da bir acı şekli, kaliteli kırtasiyecilerden çıkmıyorsun. Derdin ne? Sana ne Müteahhit Gustav Eifel'den. Projeyi o yapmamış da, kule onun adıyla anılıyormuş da, tasarımı yapan mimar ve mühendislerin adlarını kimse iplememiş de, 1887 yılında yapılan şeyle işin ne?

    An gelmesin. Bir sessizliğin derinliğinde kendimi en iyi anlayanın yine de en iyi kendim olmalıyım. Bir çiçek bile olsa yeter; onu evirip çevirip sevmek, ışığa göre saksıyı döndürmek, suyunu vermek, yapraklanmasını, renk değiştirmesini görmekle bile sırtımı sıvazlanmış kabul ederim. Bir çiçek okşar mı insanı? Bence okşar, adam da eder; alır köşelerini. Fakat bilgi peşinde koşmak, bırakın okunmamayı, bir hastalıktır da. Orhan Pamuk'un dediği üzere, "Kendini bir şeyleri biriktirmeye adamış her takıntılı insanın ardında bir kalp kırıklığı, derin bir dert, açıklanması zor bir ruh yarası vardır."

    Ama benim de bir sözüm var, "Kendini feda ederek kimseyi kurtaramazsın, aklını başına topla ve önce kendini ayağa kaldır; olan biteni doğru anla ve güç savaşını önce kendinle yap. Yoksa seni önüne her gelen eğer. Dünya yaşanmaya en değer yer. Yerini al. Vardığın yerde dengeyi bırak; dengelenmenin yolculuğunda ol..." Söylediklerimin bildiğim şeylere işaret ettiğini kavrayarak sandalyeden kalktım ve ekledim, "Dünyayı kelimelerle görme, kelimelerle kurduğun cümlelerin içinde yaşama..."

    Bilirsiniz, yol yolcunun arzularına kucak açar. Ben her şeyi unutup bi yola mı çıksam? "Unutmak!" etimolojisi neydi, nereden gelir nereye gider biliyor musunuz? 

    Saygı ve sevgiyle...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KENDİME BAKABİLDİĞİM ORANDA ALEMDE HER ŞEY TANIDIK

KOLEKTİF VAROLUŞ SALATASI ve SIĞINMAK

BAKIŞ AÇISINI DEĞİŞTİRMEK veya BEN KİMİM?